Küf Yeşili – Antibiyotiğin Hikayesi

Başrolü küf yeşili yün kazağıma verdiğim bu kıyafet seçimimde, küfün macerasıdan ve antibiyotiğe dönüşmesinden bahsetmek istiyorum.

Antibiyotiklere karşı bilinçlendiysek, artık hepimiz korkuyoruz ve önyargılıyız.

Çünkü bir dönem peynir ekmek gibi tüketip, müptelası olduk. Doktorlar antibiyotik yazmazsa kontrolleden kızıp, çıktığımız zamanlar oldu. Ya da tam tersi yüzümüze bakmadan, hastalığımız ne olduğu anlaşılmadan, hemen antibiyotik yazıp; başından savanlar…

Hastalığımız virüse bağlı antibiyotiksiz geçecek türden miydi? Yoksa bakteriye bağlı olup gerçekten bizi tedavi edecek, tam ihtiyacımız olan şey mi ?

Kelime anlamı:
Anti: Karşı Biyotik: Yaşayan

Antibiyotik; bir mikroorganizma tarafından yapılan ve başka mikroorganizmaları öldüren veya üremelerine mani olan maddelere denir.

Doğal Antibiyotikler

Eski Çağlarda, küfün yaraları iyileştirdiği biliniyordu. Çin’de M.Ö. 600’de küflü soya püresiyle iltihaplı yaralar tedavi edilirdi. Sümer ve Mısırlılar, bayat ekmekle yapılan birayı antibiyotik olarak kullandı. Mezopotamya ve Ukrayna’da yaralar toprakla tedavi edildi.

Buna yurdumuzdan da en iyi örnek, doğu bölgesinde, çıbanların peynir küfü ile tedavi edilmesi gösterilebilir.

Antibiyotik, aslında ilk olarak 1911 yılında bir İskandinavyalı tarafından tanımlanmış olmakla beraber o yıllarda iyileştirici gücü bilinmemekteydi.

Peki ama, dost mu düşman mı antibiyotik nasıl bulundu?

Tesadüfen!

1881’de İskoçya’da bir çiftlikte doğan Alexander Fleming‘in yaşamı tesadüflerle şekillendi.

1928’de yine tesadüfen dünyanın ilk antibiyotiği olan penisilini buldu. Küf mantarından elde edilen penisilin, iltihap nedeniyle ölüme mahkum olan milyonlarca insanı kurtardı. Yani yerinde kullanıldığında bir kahramandı.

Fleming, Stafilikok bakterisini, 1928’de kültür kaplarında çoğaltıyordu. Son derece dağınık bir bilim adamı olan Fleming, Kapları yıkamadan bir aylık tatile çıktı. 🙂 Döndüğünde, küflenen kapları yıkarken, birinde küfün çevresinde bakteri büyümediğini gördü. Mantardaki bir madde, bakterinin çoğalmasını engellemişti. Maddeyi mantardan ayırdı ve ona “penisilin” adını verdi. Penisilin, 1000 kez sulandırılsa bile bakteriyi öldürüyordu. Bütün penisilinler, bakterilerin duvarının yapımını önleyerek, onların ölümüne sebep oluyorlardı.

Penisilinle ilgili yayınladığı makale ilgi çekmedi ve penisilinin özelliklerini kalıcı hale getiremedi. Buluşunun önemini kanıtlayamayınca, bu araştırmasını 1931’de bıraktı.

Ancak 1940 yılında Oxford Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren iki bilim adamı, Avusturya asıllı Howard Florey ve Alman asıllı Ernst Chain, penisilinin özelliklerinin kalıcı olmasını sağladılar. Bu süreçte; medyanın magazinsel yaklaşımı yüzünden, baklavanın Yunanlılara mı bize mi ait olduğu kimlik karmaşasına penisilininde maruz kaldı. Nihayetinde 1945 yılında, Fleming, Florey ve Chain, Nobel Tıp Ödülü’nü paylaştılar.

Kimyasal Antibiyotikler

İkinci Dünya Savaşı sırasında bu araştırmalara hız verildi. Antibiyotiklerin bol ve ucuz bir şekilde elde edilmesine başlandı. Zamanla kimyasal olarak da antibiyotikler elde edildi. Mesela kloramfenikol bu şekilde elde edilen bir antibiyotiktir. Sayıları gittikçe artan antibiyotiklerin varlığına rağmen hastalık yapıcı mikroorganizmalar tamamen mağlup edilememiştir. Bu kadar sık antibiyotik kullanımı bakterilerin direnç kazanıp bizim için tehlike haline gelmiştir.

Antibiyotiklerin fazla kullanılmasıyla, kötü bakterilerin yanında iyi bakteriler de ölür. İyi bakteriler öldükten sonra, kötü bakteriler işgallerini daha da güçlü yapar ve dirençli hale gelmeye başlar.

Bir çok genel enfeksiyon kendi kendine zaman içinde yatak istirahatı, sıvı alımı ve sağlıklı yaşam ile tedavi olabilir. O yüzden günümüzde bazı iyi niyetli doktorlar, antibiyotiklerin en son savunma hattı olması gerektiği ve antibiyotikten sonra probiyotik (yoğurt,turşu,tarhana,kefir,elma sirkesi…) dediğimiz iyi bakteriler içeren besinlerden daha çok yememiz gerektiği hakkında bilgilendiriyorlar.

Bundan sonra antibiyotiği kullanırken; ufak bir baş ağrısında, geçen senelerden annemizden babamızdan kalan antibiyotikleri şeker gibi yutup yutmama konusunda daha bilinçli olabiliriz; antibiyotik kullanmamız gereken zamanda da birden bilinçli tüketici rolüne bürünüp yarım bıraktığımız tedavi süreçlerini biraz sorgulayıp, paylaşmayı çok sevdiğimiz için, “al al bak bu bana çok iyi geldi sana da iyi gelir, noluuur iç” diye arkadaşımızın yakasına yapışmayı bırakabiliriz.

Sonuç olarak, antibiyotikleri dost ya da düşman kategorisine koymak, biraz da bizim elimizde.

 

5376total visits,1visits today

Bir cevap yazın